19 Aralık 2009 Cumartesi

Testere 6 'Mezbaha ! Pardon Testere 6'

James Wan ve Leigh Whannell senaryoyu yazarak menajerlerine gönderir. Daha sonra menajer senaryoyu Los Angeles’daki bir ajansa gönderir. Ajans senaryoyu okuduktan sonra Wan ve Whannell’i görüşmeye çağırır ve kendilerini senaryodan kısa film şeklinde bir sahne çekmeleri için teşvik eder ve stüdyoda işe başlanır.Kısa gösterimdeki gerilim çok etkileyicidir ve testere uzun metraja taşınır.Testere ilk filmiyle karşımızdadır.

Abuk sabuk maskeli adamların ortada dolaştığı ve bak kapı çalıyor kanlı yüz kapıda korkmaya hazırlan dercesine müzikle uyarılar veren yapıtlardan bıkmıştı izleyici. Önceki korku filmlerinden çok farklıydı Testere. Diğer bir deyişle korku filmi değilde, gerilim filmi olarak algılamamız için her şey mevcuttu. Çünkü korkudan ziyade acı çeken insanları mezbaha salonunu andıran mekânlardan izleyiciye sunuyordu testere ve acı çeken insanları izlemek izleyicinin beğenisi ile karşılaştı.Böylece serinin filmleri artarda çekilmeye devam etti.

 
Bir kült haline gelen  Testere  serisi 9 filmle tamamlanacağını öğreniyoruz. Testere 6 ya geldiğimizde, Jigsaw ölmüştü gerçi ama  Jigsaw'ı yine yaşıyor ve maskesiz olarak görmeye devam ediyoruz.Zeki ve ilgi çekici tuzaklar bekliyor yine bizi. Filmin yönetmeni Greutern (ilk yönetmenliğini bu film ile yapıyor)"...izleyicinin 'bakalım sonraki tuzak ne olacak?' diye düşünmek yerine, bağımsız bir öykü olarak izlemesini istiyorum’  dese de. Bolca kullanılan Flashback larla hikayeyi kafamızda toplamaya çalışıyoruz. Tekrar Greutern 'e kulak verecek olursak " . . . bence testerenin en iyi şekilde işlediği zaman, bir dizi hayat zorluğuyla karşılaşan birini anlattığı zamandır. Bu kesinlikle William’ın öyküsü… Jigsaw bir dizi akıl oyunu oynarken, en iyisini sona saklıyordu,”Dedektif Hoffman,FBI dan gizlenme sürecini izlerken,dosyalarda ki infazları uygulamaya koyan Hoffman , gizlenen son dosyada kendi infazının olduğundan habersizdir.Burada yönetmenimizin dediği gibi Jigsaw'ın en iyiyi sona sakladığına şahit oluyoruz.  

Bu filmde de kurbanlarımız ölüm zamanı yaklaştığında, geç oluşan pişmanlarını dile getirmekte. Hayvan avcıları, kız kardeşini öldüren adam, insanlarının “yaşama arzu” su ile oynayan sağlık sektöründe ki ana kahramanımız ve iş arkadaşları, yine ana kahramanımızın ölümüne sebep olduğu çalışanın ailesi ile yüzleşmesi bu bağlamda ölümden önce son pişmanlıklarını dile getirmelerini izliyoruz. Ama testerenin oyunu başladığı için bu iç geçirmeler için vaktin çok geç olduğunun kendileri de farkındalar.  

 
Kötü adam sadece kötülük yapmak için kötü adam değildir. Burada kötü adamı kötü yapan özelliklerle donatılması lazım.Burada Jigsaw’ın kötü tarafını sadece öldürmesi olarak mı bakacağız.Yoksa öldürmedeki acımasız zeki kurmamalarına mı ? Bunları bir kenara bırakıyoruz,ya da bırakmak zorunda kalıyoruz.Çünkü kahramanımız kendisini ilahi adalet dağıtıcı olarak sunuyor bize.Nitekim bizde hissi olarak onaylıyoruz bunu. “Yani hak etti ölmeyi bu adam” diyoruz gözlerimizin ucuyla.Onu kotu yapan kendince hakli sebeplere donatılması bizim onay mekanımızca haklı bulunuyor.

Testere 6 da bireysel eleştiri formatını aşılarak, sosyal eleştiri getirmeye çalışılmış.Öyle bir hikaye anlatılmalı ki yaşam felsefesi üzerinden anlamlı ve mantıklı bir kurgu çıksın karşımıza.Bunu da çoğu filmde “eleştiri” olgusunu en iyi sunanlar şüphesiz kötü adamlar.Onlar ki bizi oturduğumuz koltukta uyumaya yüz tutmuş hissi duygularımızı uyandırmak için bize çimdik atacak olanlar.Sağlık sektörüne ve bir nevi sigorta sistemine dokundurmalar üzerinden veriliyor sosyal mesajımız.Ama bu sosyal tramvayı testere gibi kendi başımıza çözüm getirmeyi başarmak mümkün olmasa da,sinemasal anlamda onunla bunu paylaşıyoruz.

Kaynak: www.ikinciperde.com

18 Aralık Cuma Vizyona Giren Filmler

   
Avatar Vavien Başka Dilde Aşk Süpürrr!

Kaynak: www.sinemadavizyon.com

Metropolis'ten Qatsi Üçlemesine Modernlik ve İnsan

“Modern Proje, sadece günahkârların değil aynı zamanda günahın da olmadığı, yalnızca yanlış seçim yapan insanların değil aynı zamanda bizzat yanlış seçim olanağının da olmadığı bir insani dünyanın mümkün olduğunu koyutluyordu. Şunu Diyebiliriz: Modern proje, nihai anlamda, ahlakî müphemliğin olmadığı bir dünyayı ve bu müphemlik de ahlaki durumun doğal bir özelliği olduğu için, insani seçimleri bu seçimlerin ahlaki boyutlarından koparmayı koyutluyordu. İşte özerk ahlaki seçimin yerine etik yasayı ikam etmenin pratikte vardığı nokta budur.” (1)

Zygmunt Bauman’ın modern projeyle ilgili yukarıdaki tespitleri, modernliğin ahlak anlayışıyla, kutsalın hâkim olduğu dönemlerdeki ahlak anlayışını temel bazı noktalarda ayırır. Bauman’a göre, günahsız – ki günahın adı artık suçtur – bir yaşam vaat eden insanlık tarihindeki tek projedir modern proje. Bu proje, insanların gereksinim ve yeteneklerine göre dünyayı rasyonel bir plan doğrultusunda yaratan bir projedir. Bauman’a göre bu projenin en önemli nirengi noktası bir etik kod yaratma amacı güden ‘yasama’ eylemidir. Etik kodlar tasarlayan yasama, bütün dinlerde olan tövbe ve bağışlanma aracılığıyla insanın özgür iradesiyle seçim yapmasını sağlayan stratejilerin tersine; neyin yapılması, neyin yapılmaması gerektiği ile ilgili insana kesin ve ‘a priori’ bilgi sağlayarak ‘insanı kötülükten koruyan’ bir projedir. Bauman, bu projenin fizibilitesinin totolojik olarak sağlandığını söylüyor. Yani etik kuralların izlenmesi, insana iyilikten başka bir şey getiremezdi ve bu iyiliği sağlayacak olan şey kurallara itaatten başka bir şey değildi.

Bauman’ın üzerinde durduğu yasama ve kurallara itaat aracılığıyla, modernliğin, etik kod yaratma eylemiyle, insanın yaptığı şeyin ahlakî sorumluluğunu üzerinden attığı ve “yasama gücüne” devrettiği bir dünya ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Ancak insanlığın modern tecrübesi, Aydınlanma değerlerinin ve bu değerlerin bir sistem nispetinde zirve yaptığı modern projenin öngördüğü sonuçları ortaya koymadı. 1. Dünya Savaşı bu projenin ilk yıkımlarını ortaya koyuyordu. İki dünya savaşı arasındaki dönem, belki de sırf bu modern projenin yıkımlarının ortaya konmaya başlandığı bir dönem olarak değerlendirilebilir.

Expresyonizm, bu yıkımın net olarak görünebildiği bir sanat akımı olarak o dönemde en dikkat çekici sanat örneklerini verdi. Sinemada da yoğun etkileri görünen bu sanat akımının en olgun ve son örneklerinden birisi olan “Metropolis” filmini, Bauman’ın alıntıladığımız görüşlerinin ekseninde değerlendirmek gerekiyor. Almanların sessiz dönemdeki en ünlü yönetmenlerinden birisi olan Fritz Lang’ın 1927 yapımı bu eseri, bir bilim kurgu, bir distopya ya da tüm türlerin serbest bir karışımı olarak nitelendirilebilir.

Metropolis filmi, sinemanın, modern toplum projesinin problemleri konusunda önemli araştırmalar yapmış ilk filmlerinden birisi olarak değerlendirilebilir. Filmin çeşitli toplumsal, siyasi, mitolojik, dinsel tartışmaları da beraberinde getirmesi bu açıdan bakıldığında sürpriz olmamalı. Ancak Metropolis’te kurulan “mimarinin” ve şehir biçiminin modern toplum kavrayışı ve şehir biçimi ile ilgisi bütün bu tartışmaların çıkış noktası olarak ele alınmalıdır.

Metropolis’te yaratılan şehir bir modern şehir distopyası olarak okunabilir. Şehrin mimari açıdan oldukça farklı ve devasa gökdelenlerinde yaşayan “beyin-kafa”lar ve onların çocuklarıyla, şehrin toprak altında kalan derinliklerinde yaşayan ve şehrin yaşaması için fiziksel emek sarf eden işçiler ve çocukları, Bauman’ın çizdiği “yasa” temelli modern örgütlenmenin bir dışavurumu gibidir. İşçiler birer robot gibi görevlerini sorgulamaksızın ve kendilerine biçilen etik kod çerçevesinde iş yaparken, yöneticiler (beyin) bu etik kodları yasaya çevirir ve itaat mekanizmalarını kurarlar. Modern mega-şehirlerin örgütlenmesi de bu tür bir “işbölümü” aracılığıyla mümkün hale gelir. İşbölümü, herkesin yerini, görevini ve yetkilerini bilmesini sağlayan yasalar yoluyla mümkün olur ancak. Sorumluluk insanın ahlakî bir duruşu değil, yasaya karşı yükümlülüklerini yerine getirmesi demektir sadece. Modern şehirlerin ve toplum yapısının ayırd edici özelliği de bu işbölümünde yatar zaten. Zira işbölümünün içinde yer bulamayan ya da “arıza çıkartanlar” gettolara terk edilirler. Metropolis’te işçiler için olan gettolar, Metropolis’in öngördüğünden çok daha büyük şekilde tüm toplum katmanlarında görünür hale geldiler. Ancak bir farkla; gettolaşma toplumun “yasaya uyan” kahir çoğunluğunda merkezci bir şekilde değil merkezkaç-merkezsiz bir şekilde tezahür etti. Artık her hane bir getto oldu post-modern toplumda.   

Modern projenin en iddialı olduğu alan olan planlama, aynı zamanda, onun kuyusunu kazan bir etmen olarak dikkat çekiyor. Zira insanın hakiki özgürlük isteğiyle; yani iyi ile kötünün “belirlenmesinden” çok daha önce, zaten a priori olarak iyi ile kötü arasından seçim yapma ahlakîliği olan tek varlık olması gerçeğiyle çatışmaktadır modern proje. Yani insan, etik kodların icadından çok daha önce ahlakî bir varlıktır zaten. Seçimlerinin sorumluluğunu alması onu ahlakî yapar. Modern projenin, insanın, kendi seçimlerinden sorumlu olması gerekliliğini, bir iktidara ya da yasamayı yapan güce tevdi etmesi, insan gerçeğiyle örtüşmediği için sorunludur. Modern gettoculuk da, bu anlamda insanî gerçeklikle örtüşmeyen bir şeydir ve kurmaya çalıştığı bütün duvarların ardından ışık sızmasına ve o ışığın büyüyüp o duvarı yıkmasına engel olamaz.  

Metropolis filminde de bu sorun görünür haldedir. Metropolis’in yöneticisi-diktatörü Fredersen’in oğlu Freder şehrin en tepelerinde kurulan “cennet bahçelerinde” eğlenirken, şehrin dibinde yaşayanlardan Maria’nın işçi çocuklarıyla birlikte cennet bahçelerine gelmesi üzerine çok şey değişir.

Freder, âşık olduğu Maria’nın izine düşüp şehrin dibinde işçilerin yaşadıkları ve çalıştıkları yerleri görür. Bildiği dünyadan bambaşka bir dünyadır gördüğü. Robot gibi kendilerine verilen görevleri eksiksiz yerine getiren işçilerin hayatında alttan alta bir beklenti de görünür durumdadır. Modern devasa şehirlerin en belirgin özelliği olan gettolaştırmaya ve modern projenin insanı robotlaştıran kodlarına insan varlığının direnmesi söz konusudur bu beklentide. Maria’nın Kutal Meryem figürü olarak gelecek bir Mesih’i haber vermesi filmin içerisinde bolca görünen Eski Ahit ve Yeni Ahit referanslarından birisidir. Mesih, işçilerle yöneticiler arasında arabuluculuk yapıp sorunu çözecek olan kişidir!

Hıristiyan ayinlerine benzeyen bir ayinde, işçilere Tevrat’taki Babil Kulesi hikâyesini anlatır Maria. Kutsal kitaplarda insanın bitmek bilmez hırsının sembolü olarak Babil Kulesi’nin yapılmasında çalışan işçilerle, Babil Kulesi’nin “beyni” arasında bir süre sonra anlaşmazlık çıkar. Beynin ne istediğini ve amacını, “eller” bilmiyordur çünkü. Tek dil konuşulurken, Tanrı insanların bu kibrine ve hırsına karşılık dilleri çoğaltır ve insanların anlaşmasının önüne engeller koyar. Ancak Lang’ın, Babil Kulesi hikâyesinde öne sürdüğü nokta “beyin” ile “el”in arasındaki iletişim bozukluğu ve anlaşmayı sağlayacak bir şeye ihtiyaç duyulmasıdır daha çok. Bu da “kalp”tir. Babil Kulesi Godfrey Reggio’nun Qatsi Üçlemesinin üçüncü filmi olan Naqoyqatsi’nin giriş bölümünde Brueghel’in bir tablosuna yapılan ağır ağır çevrimde de görünür. Teknoloji, makineler ve bunların temsil ettiği modern mitoloji, insanoğlunun hırslarının ve Babil Kuleleri imal etmekten hiç vazgeçmemesinin dışavurumu olarak Naqoyqatsi, bu hırsın insanlığı getirdiği noktayı da oldukça net görmemizi sağlıyordu. Metropolis’te Babil Kulesi insanın hırsının dışavurumu olarak öne sürülmekle birlikte; Naqoyqatsi’deki gibi umutsuzluğun ve insanın yok oluşunun sembolü olarak değil, sadece toplumsal katmanlar arasındaki anlaşmazlığın bir gösterimi olarak sunulur. Anlaşma hala mümkündür Metropolis’in toplumunda! Metropolis’teki en yüksek kule (Babil Kulesi, ki tepesinde mükemmelliği ve altın-oranı simgeleyen pentagram şekli vardır) iktidarın ve bilgiye sahip olanın oturduğu yerdir. Modern öncesi dönemlerde tapınakların en yüksek binalar olduğu düşünülürse modern dönüşüm, kendisini mimarisinde de görünür kılar. Naqoyqatsi’deki Babil Kulesi, insanın en yüksek hırslarının temsil edildiği yerleri sembolize eder. İkiz Kuleler ve New York’taki devasa yüksek binalar, insanın her şey üzerindeki iktidarını temsil eden ekonomik gücü ima ederken, tek tek insanlara ne olduğunun da hüzünlü anıtları olarak öne çıkarlar. Hep daha yükseklere çıkan Babil Kulelerine sahip oldukça; yatay anlamda iletişimin ve anlaşmanın, dikey anlamda da insanın hakikatinin kaybedildiği bir projedir modern proje.      

kaynak: www.ikinciperde.com

14 Aralık 2009 Pazartesi

İstihdam (el Empleo)

News image
Türkçe karşığıyla istihdam manasına gelen el Empleo kısa filmi, insanların yaşarken başkalarını kullanmasını konu alıyor. 2009 yapımı bu kısa film ses getirmiş ve Annecy uluslar arası animasyon film festivalinde ödül almış.

Not: sondaki yazılardan sonraki bölümü kaçırmayın.

Fizlemek için buraya. http://www.ikinciperde.com/kisa-film/kisa-filmler/1599-el-empleo.html

12 Aralık 2009 Cumartesi

Bir yazar ile sohbet etmek

Bir yazar düşünün veya bir yönetmen, bir sanatçı, bir entelektüel. Aklımıza gelen ilk kişilerle karşılaşmamışızdır bile. Kitabını okumuşuzdur, filmini izlemişizdir veya röportajını bir yerlerden okumuşuzdur. Bütün bunları yapmamıza rağmen aklımıza gelen kişi ile tanışmıyorsak veya bir merhaba edemiyorsak illa ki aramızda bir mesafe var demektir.

Biraz önce düşündüğümüz kişiler üzerinden gidelim. Diyelim ki tanıştık uzaktan da olsa e-posta veya başka bir yolla görüşme, konuşma fırsatı bulduk. Peki, o kişi haftanın yorgunluğunu atacağı, tatil günü olan pazar gününde sizi evine davet edebilir mi? Kaç kişi var ki kültür-sanat dünyasında. Parmakla sayılacak kadar azdır.

ALİ MURAT GÜVEN

ALİ MURAT GÜVEN

Kısa süre önce internet yoluyla birkaç kere görüşme fırsatı yakaladığım ve geçen pazar günü evine misafir olma şerefine nail olduğum kişi Ali Murat Güven. 

Kitaplarını okuduğum yazarlarla tanışmak, filmlerini izlediğim yönetmenlerle görüşmek, takip ettiğim kişileri gerçek hayatta görmek benim için ayrı bir zevktir. Uzun zamandan beri yazılarını ve eleştirilerini takip ettiğim Ali Murat Güven ile tanışmam da ayrı bir şeref oldu benim için.

Bazı kişiler önyargı ile bakabilir, yazdıklarını eleştirebilir, asabi olduğunu düşünebilir ama ben karşımda öyle biri ile karşılaşmadım. Kendi değerlerini sonuna kadar savunmaya çalışan bir kişinin elbette kendine göre bir üslubu olacaktır. Bu en doğal haktır. Kendisiyle sohbetimizde bize anlattıklarını dinledikçe üslubunun ne kadar da doğru olduğunu o zaman daha iyi anladım. Sinema dünyasında muhafazakâr kesimin sesi olmak kolay bir iş değildir zannımca. Hele de bazı şeyleri tek başına göğüsleyebilmek daha da zordur.
Kendi değerlerini dava edinmiş kişilere her zaman saygım vardır. Davasını ne olursa olsun savunmak ve kollamak dava sahibinin yapması gereken yegâne meseledir.

Tanışan herkesin ortak düşüncesi şu: “kim olursa olsun insanca davranması”. Yüz yüze tanışmayan kişiler için afakî gelebilir bu cümle ama gerçekten de insanca davranması ve karşısındaki kişiye değer vermesi Ali Murat Güven’in en güzel özelliği bence.

Bu noktada bir özeleştiri yapmak gerek. Bizim kesimde (muhafazakâr) herhangi bir iş ya da sanat icra edildiğinde ona değer vermek veya tebrik etmek çok zor gelmekte.

Bir teşekkürü bile etmediğimiz zamanlar oluyor. Biri bir şey ortaya koyduğunda ilk işimiz onun hatalarını gün yüzüne çıkartmak. Değil mi ki Rabbimiz kusurlarımızı örtmemizi emretmekte. Eleştiri elbette yapacağız fakat teşekkür de edeceğiz. Bu yönümüz çok zayıf olduğu için halimiz herkesçe malum.
Yapmamız gereken insanlara biraz daha değer vermek, gönül almak, insanları kırmamak.

Amacım Ali Murat Güven’i abartılı bir şekilde göklere çıkartmak değil ona bu vesile ile bir teşekkür etmek.

Peki, Ali Murat Güven bizim için neler yaptı? Düşünmemiz gereken noktalardan birisi de bu olsa gerek.

En başta sinemanın bir kesimin tekelinde olmadığını, burada biz de varız deme gücünü bizlere gösterdi. Yapılan veya yapılması planlanan onca festivale ön ayak oldu. Şimdi birkaç televizyon kanalında kısa film ile alakalı programlar sunuluyorsa bu onun çabaları sayesindedir. Senelerce bu sektörde eleştiri nasıl yapılır onu gösterdi. Kuşaklar arasında bir köprü olduğunu her fırsatta gösterdi. Yaptığı yorumlarla ve yazılarla bazı kesimlerin dikkatini çekmeyi başardı. Temiz sinemanın da yapılabildiğini bu ülkede göstermeye çalıştı yıllarca.

Anadolu Ajansı, Yörünge, Ulusal Radyo ve Televizyon, Milli Gazete’de çalıştığı dönemlerde bu sektörde somut bir şeylerin yapılabildiğini gösterdi. Teksoy Görevde”nin en popüler bölümlerinden biri olan “Soğuğun Kalbine Yolculuk” (Kuzey Kutbu Gezisi) adlı belgesel bölümün yapımındaki katkılarından dolayı, İstanbul Medya Mensupları Derneği’nden bir başarı plaketi aldı.

Yazının devamı için: www.ikinciperde.com

Bozkırda Bir Kavak Ağacı - Ahmet Uluçay

A.Turan Alkan, yıllar önce bir yazısında yerli olmakla kavak ağacı arasında bir bağ kurarak bizi yani Anadolu da yaşayanları en iyi anlatan ağacın kavak ağacı olduğunu izah ediyordu.

Bozkırın ortasında hiç eğilip bükülmeden tek başına durabilen bir kavak ağacı.

Ahmet Uluçay işte bu topraklara kökleriyle tutunmuş bir kavak ağacı gibiydi. Anlattığı hikâyelerin her bir yerine saçılmış samimiyet ve doğallık izleyiciyi sarıp sarmalıyordu. İlk uzun metrajlı filmi Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak belki de sırf bu yüzden bile önemlidir. Oyuncuların ağzında yörenin şivesi hiç yapmacık durmaz. Oyuncular beylik felsefi laflar etmezler. Onların kendi küçük dairelerinde küçük dertleri vardır. Kendi yürekleri için belki çok büyük sorunlardır bunlar ama bir kentli için kayda değmez.

Ahmet Uluçay, çocukluğunda gittiği yazlık sinemada bir karasevdaya tutulur. Beyaz perdenin üzerinde oynayan hareketli resimler onun yaşam çizgisini bambaşka yönlere sürükleyecektir. Çocukluktan itibaren çalışmak ve bir hanenin geçimini sağlayacak olması bile bu karasevdadan onu vazgeçiremez.

Babasının bu karasevdadan kendisini vazgeçirmek için çok uğraştığını anlatmıştı. Hatta dayak bile yedim dediğini hatırlıyorum. Birkaç kısa filminden biri olan Optik Düşler de çocukluk hatıralarını bizimle paylaşır. Sinemanın çöplüğünden alınan makaralarla köyde bir yazlık sinema kurma hayalidir bu.

 
Ahmet Uluçay gibi iki arkadaşı daha vardır bu hayalin peşinde koşturan. İlk kısa filmlerini şarjı olmayan uzatma kablolar sayesinde çalıştırabildikleri bir kamerayla çekerler. Trene atlayıp en yakınlarındaki üniversitenin bulunduğu şehre varıp bu filmlerini göstermek isterler. Bu işin eğitimini veren hocaların bile şaşkınlıkla karşıladıkları bu durum geçim derdi ve ekmek parası sorunlarının arasında yalpalayarak devam eder.

Üç arkadaş kısa filmler çeker ve bu filmler kısa bir süre sonra kısa film yapmak isteyen gençler için el feneri hüviyetine bürünür. ‘Taşrada bir adam hiç eğitimin almadan sırf yüreğindeki tutkuyla bir film çekebiliyorsa ben de çekerim’ diyen eline kamerayı alır kendini dağa taşa vurur.

Geçim derdi öyle bir derttir ki karasevda bentlerini ezer geçer. Diğer iki arkadaşı sinemaya veda etmek zorunda kalırlar. Lakin Uluçay, baş koyduğu bu işten dönmeye niyetli değildir. Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak hem film çekimlerinin devam ettiği hem de aile efradının iaşesinin aynı anda sağlandığı zamanlardır.

Filmi anlatmaya gerek yok ki zaten. Samimiyetin ve inandırıcılığın şahikası bir film. Okuma yazma bilmeyen bir insan ile okumuş yazmış kariyer yapmış insan aynı lezzeti alır. Seyirciyi yormaz ve ilk filminde efsane yönetmenlerin hepsine selam söyler.

Ahmut Uluçay bozkırda bir kavak ağacıdır. Kimseye minneti yoktur. Bu işi para, pul, şöhret ve başka ihtiraslar için yapmaz. Sinemayı sevmiştir. Sevmek bir işe başlamak ve devam ettirmek için yeterlidir.

Geçen yıl yine bu zamanlarda ziyaretim aklıma geliyor hep. Arada bir gülüp sonra bulutun ardına saklanan güneşle beraber ulaştığımız kasabası Tepecik. Bir filmi izler gibi sokaklarından geçip ulaştığımız taş duvarlarla çevrili evin içinde mütevazı bir dev.

Zihnimde yer tutanlar ise ikram ettiği bir bardak çay ve ardı arkası kesilmeyen sohbeti. Hava kararmak üzereyken yola çıkmak istememize rağmen bırakmak istemeyen misafirperverliği. Ve hep çocukluğuna dönüp bize yeni hikâyeler anlatma heyecanı.

Issız ve sarı bozkırların ortasında bu kalender kavak ağacını kendi adıma çok özleyeceğim. İsterdim ki 2010 İstanbul’un Kültür Başkenti olması ile ilgili bir kısa filmde ona çektirsinler ve onun gözünden İstanbul’u görelim veya yeni filminin çekimleri bitseydi de sinema salonunda koltuğuma büyük bir huzurla yaslanıp perdenin canlanmasını bekleseydim.

Yazının dvamı: www.ikinciperde.com

Galaksideki En Tehlikeli Canlı Türü; İnsan

District 9 Neil Blomkamb’ın ilk sinema filmi. Peter Jackson’ın yapımcılığında gerçekleştirilen filmin yönetmeni, ilk başta gene Jackson’ın yapımcılığını üstlenmesi planlanan “Halo” oyununun sinema uyarlaması için düşünülmüş, o proje iptal edilince Blomkamb’ın kısa filmi “Alive in Joburg”tan uyarlanan District 9’ın gerçekleştirilmesine karar verilmiş. Kısa filmde bir uzay gemisinin Johannesburg semalarında zuhur etmesine insanların ilk tepkilerini konu edinen yönetmen, “D9”da bu durumun 20 yıl boyunca sürmesi halinde nasıl bir hale bürüneceğine dair bir fikir teatisine gitmiş ve ortaya çok ilgi çekici bir sonuç çıkmış.

Aradan geçen 20 yılın ardından, gemilerinin bozulması hasebiyle dünyadan ayrılamayan uzaylılara, District 9 adı verilen bir bölgede sığınma hakkı veriliyor ve zaman içinde bu bölge gettolaşıyor. Haliyle artan suç düzeyi, şehir halkının süre zarfında pekişmiş “yabancı düşmanlığı” gibi faktörlerin etkileriyle uzaylıların bu bölgeden görece daha güvenli bir bölgeye tahliye edilmelerine karar veriliyor. Film işte bu kararın alınmasından sonraki süreçte yaşanmış beklenmedik gelişmeleri konu edinen bir belgesel gibi başlıyor. Tahliye işini yürütmekle görevlendirilen Mikus van de Merwe’ye odaklanan kamera bir yandan onun D9’daki mesaisini takip ederken bir yandan da çeşitli uzmanların görüşlerini aktararak içinde bulunulan durumun altyapısı hakkında gerekli verileri seyirciye aktarıyor. Filmin belli bir yarısını kapsayan bu mockumentary, hatta geçende bir eleştirmen tarafından daha doğru bir şekilde ifade edildiği üzere fauxmentary (sahte belgesel) bölüm, filmin ele aldığı konu ve bu konuya yaklaşımı itibariyle cuk oturan bir anlatım tercihi.

 
Anaakım sularda gezinen bir konuyu mütemadiyen sallanan bir kamera eşliğinde ele alma hali olarak –kabaca- özetlenebilecek belgeselci anlatım tarzı, Paul Greengrass’in  “Bourne” serisindeki muazzam başarısı sağolsun, sıkça karşımıza çıkar oldu. Bu sıklığın getirdiği bir bunalma haline, bu tarzın alameti farikası olan kamera kullanımı neticesinde ortaya çıkan yorucu - bazı sahnelerde neler olup bittiğini takip etmek cidden güç bir hal almakta - film izleme süreci de eklenince, çok da filmin hayrına işlemeyecek gibi duran bu anlatım tercihi, filmin bütünü ele alındığında olabilecek en uygun tercih halini alıyor. Bunun en önemli nedeni, filmin “dünya uzaylıların zorunlu durağı olsa nasıl olurdu”  sorusuna dair bir kurmacadan ziyade bir “öngörü” niteliğinde oluşu. Filmden çıkıp izledikleriniz üzerine düşündüğünüzde “böyle bir olay gerçekten meydana gelse muhtemelen bunlar olurdu” sonucuna varmanızı sağlayacak derecede güçlü bir yapıt var karşımızda. Özellikle ana karakterin uzaylıların barınağında bulduğu sprey tarzı maddeye maruz kalması sonrası gelişen süreç, filmin temel savlarını en güçlü şekilde vurgularken, insan doğası üzerine şahane bir incelemeye dönüşüyor. Uzaylılarla ilişkileri yürütme niyetiyle kurulmuş olan, ama asıl gayesi uzaylıların teknolojisini, özellikle silah teknolojisini ele geçirmek olan - uzaylılar genetik bazlı silahlar kullanıyorlar, silah sadece bir uzaylının elindeyken ateş alıyor – MNU isimli kuruluşun bir çalışanı olan Mikus, o meşum olay neticesinde çalıştığı kurumun inceleme konusu haline geliyor. Zira maruz kaldığı maddenin etkisiyle yavaş yavaş bir uzaylıya dönüşen Mikus, MNU’nun arayıp da bulamadığı, hem insan hem uzaylı DNA’sına sahip bir “melez”, uzaylıların silahlarının kullanabilmesini sağlayacak bir hazine halini alıyor. Mikus'un üzerinde yapılan çeşitli araştırmaların sergilendiği bölüm, istedikleri şeyi elde etme yolundaki hırsları neticesinde resmen gaddarlaşan insanoğlunun neye dönüşebileceğine, ya da belki daha farklı bir şekilde ifade etmek gerekirse aslında gerçekte ne olduğuna dair, insanlar için asıl korkulması gerekenin bir yabancı saldırısından ziyade insan doğasının bizzat kendisi olduğunu vurgulayan, gayet iyi işlenmiş bir sekans. Filmin en özgün taraflarından biri olan mekân olarak Güney Afrika'yı seçme tercihi, kimi kaynaklarda filmin bir apartheid rejimi alegorisi olarak algılanmasına sebebiyet verdi ki çok yersiz bir çıkarım da sayılmaz. Fakat film, ele aldığı yabancı düşmanlığı ve bunun neticesinde ortaya çıkabilecek cinnet hali gibi temalarıyla, aynı zamanda bir 11 Eylül alegorisi olarak da okunabilecek donanıma sahip. Ana karakter Mikus’tan tutun da ordu mensupları ve sivil halka kadar uzanan, filmde karakterlerin aşağılama amaçlı kullandıkları ifadeyle “karides”lere yönelik bu tabiri caizse zıvanadan çıkmışlık durumunu yansıtmaktaki başarısı neticesinde film, aslında tür olarak “insan”a dair o kadar temel saptamalar içeriyor ki, içerdiği göndermeler tüm insanlık tarihine bile mal edilebilir.

Yazının devamı için: www.ikinciperde.com

 

Zamanın Tozu Bir Büyük Ustanın Başarısızlığı Mı ?

Andrei Tarkovsky’nin 56 yaşındayken ölümü üzerine çoğu zaman düşünmüşümdür. Çektiği 7 filmin hepsinin sinema tarihinin nadide eserleri olduğunu ve bu 7 filmden en 4 tanesinin sinema tarihinde eşi benzeri olmayan filmler olduğunu düşünen birisi olarak, keşke birkaç film daha çekebilseydi de izleme şansına erişebilseydik diye hayıflanırım zaman zaman. Ancak Tarkovsky gibi büyük ustaların, sanatlarının zirvesine ulaştıktan sonra yaptıkları kimi filmlerini izlediğim zamanlardaki hayal kırıklıklarım, Tarkovsky’nin tam da zamanında bu dünyadan göçmüş olduğunu düşündürüyor gayri-ihtiyari. Belki de kötü bir filmini görmemiş olmak bir şans sayılabilir! Antonioni’nin “Eros”taki çöküşü; Bergman’ın “Saraband”da biraz da olsa kendi zirvelerinden aşağılara düşmesi; Godard’ın uzun sürelerdir zaten sinema adına önemli bir şeyler yapamıyor olması ve “Forever Mozard”  filminde bir makale yazmaya soyunması…

Benim için çok değerli bir sanatçı ve sanat düşünürü olan Theo Angelopoulos’un son filmini İpek Yolu Film Festivali’nde izledikten sonra uzunca bir süre ne söyleyeceğimi, ne düşüneceğimi bilemedim. Büyük bir heyecanla beklediğim “Dust of Time-Zamanın Tozu” büyük bir ustanın son büyük sanat eseri değil, bütün filmlerinde sıkça karşımıza çıkan Angelopoulos filmleri antolojisiydi adeta. Üstelik Angelopoulos’un alâmetifarikası olan nefes kesici plan-sekanslardan, belki de sinema endüstrisinin lehine belli oranda feragat etmiş bir Angelopoulos’a tanıklık ediyorduk sanki.

 
Zamanın Tozu, üçlemenin ilk filmi “Ağlayan Çayır”dan bu yana uzunca bir zaman geçmesine rağmen, aceleye getirilmiş bir film izlenimi veriyor maalesef. Avrupa tarihiyle, kişisel hikayeler ve acılar arasında kurduğu bağlarla Zamanın Tozu da diğer Angelopoulos filmleriyle aynı eksene oturuyor aslında. Birbirini kaybetmiş, sonra kısa süreliğine tekrar bulmuş, sonra tekrar kaybedip ömürlerinin son deminde tekrar kavuşmuş iki âşık olan Eleni ile Spyros ile Eleni’nin Sibirya’da tutuklu olduğu dönemde kendisine büyük yardımları dokunmuş Jacob’un ilişkisidir anlatılan.

İkinci Dünya Savaşı’ndan Stalin’e, Berlin Duvarı’nın yıkılışından günümüze gelinceye kadar Avrupa ve ABD tarihinin büyük olaylarıyla paralellik arz eden bu aşk hikâyesini önceki Angelopoulos filmlerinden farklı –ve bence aşağı- konuma düşüren nedir? Peki, çoğu Angelopoulos filminde olup da Zamanın Tozu filminde olmayan nedir? Sanırım olmayan (ya da daha az olan diyelim) şey şiir! Zamanın Tozu’nda şiir olma niyetiyle yapılmış bir takım zorlama simgeler dikkatimizi çekiyor çoğunlukla.

Bu simgelerden bir tanesi, film içinde birkaç defa işaret edilen ve filmin şiirsel düzlemini oluşturma amaçlı kurulan “Eros’un üçüncü kanadı” simgesidir. “Üçüncü Kanat” ömürlerince birbirlerine âşık olan Spyros ile Eleni’nin tamamlanmamışlığını tamamlayan Jacob’dur belki de. Ya da her ikisinin uçmasını engelleyen bir fazlalıktır Jacob! Bu fazlalık olma düşüncesinin, Jacob tarafından fark edilmesidir belki de, onu milenyuma girileceği gün intihar etmeye sevk eden şey! Ancak Jacob’un intiharı daha çok aşık olduğu kadının uçmasını engellediği düşüncesidir bence. Bir kendini feda etme eylemi! Bu açıdan filmin merkeziden Spyros ve Eleni görünüyorsa da, aslında Jacob’un konumu merkezi bir önemdedir.

Zamanın Tozu’nda dikkat çekici bir değişiklik, planların uzaklığındaki seçimlerde görünüyor. Daha önceki filmlerinde yakın planı çok az kullanan Angelopoulos, daha çok, uzak planlar ve bu uzak planların büyüleyici bir şekilde kendi üzerine kapandığı plan-sekanslar kullanıyordu. Bu filmde de böyle birkaç büyüleyici plan-sekans var; ancak orta plan ya da yakın planlar, daha önceki Angelopoulos filmlerinde olmadığı kadar çok kullanılmış.

Genellikle kişisel hikâyeler ile toplumsal tarihin çakıştığı noktaları kendisine has şiirsel plan-sekansları ile “çok anlamlı” hale getirebilen ve bu açıdan sinemasına şiirsel düşünmeyi yedirebilmesiyle fark yaratan Angelopoulos, Zamanın Tozu filminde, olay bağlantılarını, şiire özgü bir mantıkla değil, hikâyeye özel bir mantıkla kurguluyor görünüyor.  Bu yüzden önceki filmleri şiirsel bir sezgiyle anlaşılabilen Angelopoulos, bu filminde, belki de daha iyi anlaşılmak için klasik hikâyeleme sinemasına yönelmiş görünüyor. Enis Batur, Tarkovsky’nin “Kurban” filmi hakkında yazdığı bir yazısında “Tarkovsky’nin, önsözlerde birikenleri, sonsözde söyleme ihtiyacı duyduğu bir film” tanımlaması yapmıştı Kurban için. Sanırım Angelopoulos da benzer bir itkiyle hareket etmiş ve daha anlaşılır bir dille mesajını anlatmaya ihtiyaç duymuş. Onun da mı son filmi olacak acaba?

 
Zamanda, geçmiş ve bugünün iç içe geçtiği bir yolculuk yapan tipik Angelopoulos filmlerinden farklı olarak, Zamanın Tozu’nda geçmişle ilgili sekanslar birer “flash-back” gibi kurulmuş görünüyorlar. Eleni ile Spyros’un öyküsüyle, çocukları olan sinema yönetmeni A.’nın hikâyesinin birleştiği son bölümlere, bir de A.’nın, küçük kızı Eleni ve karısı ile ilişkisi(zliği) katılınca film, bir anda birçok şeyi anlatmak isteyen bir hale bürünüyor ve maalesef dağılıyor. Bu şekilde, son bölümlerdeki kimi sahneler, kendisi şiir haline gelmiş bir filmin içindeki mısralar olmak yerine, tek başına zorlama simgelere yaslanılmaya çalışılan düzyazı içindeki mısralar haline geliyor. Jacob’un intihar sahnesi ve o sahneden hemen sonra Eleni’nin ölümü ile üçüncü kanat görünürlüğü açık olan düz bir simge haline getiriliyor. 

Yazının devamı: www.ikinciperde.com

Zalimleri Temize Çek!

Dünya yeterince kanlı lider gördü, görmeye de devam ediyor. Kimi işini ilkel yöntemlerle yaptı kimi modern yöntemlerle... Değişmeyen tek şey; onların zalim oldukları gerçeğiydi şüphesiz... Kendi güdük saltanatlarını devam ettirmek/ettirebilmek adına işledikleri her cinayet onların zalim olma vasfını biraz daha tebeyyün etti. Tuhaf olan şu ki; gücü kuvveti yerinde olan her millet kendi içinden çıkan zalimini sahipleniyor, hatta onunla iftihar ediyor. Bu, uluslar arası hukuk sisteminin kuşa çevrildiği her zaman diliminde de böyle olacaktır galiba. Mesela; bugün Alman halkının içinde var olan –gizli de olsa, Hitler sevgisi onun cinayetlerini örtmeye yetiyor gibidir. Nitekim son yıllarda Almanya’da milliyetçi düşüncenin tekrar yükselişe geçmesi –hatalı bir okuma olsa da, depreşen bir iktidar hastalığının göstergesidir. İsrail; Şaron ve benzeri cellatlarını her zaman sahiplendi, batılı devletler de kutsadı...

Her ne kadar Kazak olmasa da Moğol Hakanı Cengiz’in hikayesini Kazak yönetmen Sergei Bodrov bu perspektiften ele alıyor işte. Akıttığı kanlarla nehirler oluşturan, yaktığı-yıktığı şehirlerle enkazlar medeniyeti kuran bir lideri temize çekmeye çalışıyor. Anlatımın kusursuz olması, sinema dilinin yalınlığı, atmosfer tasarımının yetkinliği gibi çeşitli etkenlerin bir arada tuttuğu Cengiz (Mongol, 2007) tüm bu özellikleri ile sinemasal açıdan başarılı bir film. Tarihi roman “gerçekleri” ne derece ele alır, tartışmasını bir bakıma burada da yapmak mümkün; bir film tarihi gerçeklere sırtını hangi oranda dayayacak ya da dayamalı mıdır? Tarih, olmuş-bitmiş çizgiler içerisinde düşünülen, belgelerle sabitliği olan gerçeklerdir. Sanat ise gerçeği ele alıp eğip bükme hakkını kendinde gören özgür güç...
Bizce; sanatın insan’a karşı bir sorumluluğu vardır, sanatı sanat yapan da insana karşı olan bu sorumluluğudur. Sanat, özelde yedinci sanat, gerçeği eğip-bükme refleksine sahipse eğer, bunu en azından tarihe ve topluma –dolayısıyla insana- mal olmuş olaylarda yaparken biraz daha temkinli davranmalıdır.

 
Bodrov, Rus tarihçi Gumilyev’in kitabından uyarladığı Cengiz’ de daha çok onun sert mizacını şekillendiren çocukluğu, esareti ve dağınık haldeki Moğol boylarını toplaması üzerinde durmuş. Bu bakımdan dünyanın tanıdığı ve bildiği Cengiz portresinin çok ama çok dışında bir Cengiz portresi çizmeye çalışmış. Yakıp yıkan, taş üstünde taş omuz üstünde baş koymayan Cengiz yerine; aslında eşi Börte için düşmanı Merkitliler ile savaşan, kadınlara karşı oldukça kibar, çocukları seven babacan bir Cengiz... Tarihi ya da tarihselleri bu denli çarpıtmak marifeti bulaşıcı olsa gerek. Hollywood’un 300 Spartalı’da yaptığı ajitasyonu Bodrov Cengiz ve Moğollar için yapmış.  Görkemli savaş sahneleri, kusursuz oyunculuklar filmi de çarpıttığı tarihi de haklı çıkarırcasına nitelikli...

Moğolların Bodrov’a iki yönden eleştirisi var: Bir, büyük bozkırların hakanı Cengiz böylesine güçsüz resmedilmemeliydi, azametine uygun değildi bu. İki; gerçek olduğu söylenen tarihi bilgiler... kısacası, filmin “anlattıkları” ölçüsünde eleştirilecek yönleri varken sinematografi açısından iyi bir film açıkçası... Tabi, büyük Hollywood filmlerinde olduğu üzere gösterişli savaş sahneleri olmasa da stilize edilmiş sahnelerinin izleyende uyandırdığı etki daha fazla...

Yazının devamı: www.ikinciperde.com

Neşeli Hayat 'Hoh, hoh, hoh...Gece Kondudaki Noel Baba'

Duysal bir kültür geçmişimiz var. Bunun sonucu halkımız sinemada kültür ve geleneklerimizle bu duygunun bütünleştiği filmleri her zaman baş tacı etmiştir.Yılmaz Erdoğan'ın senaryosunu yazdığı  “Bir Demet Tiyatro” Türk dizileri içinde en çok beğenilen  dizilerinden biri olmuştur. Çünkü kahramanlarında izleyici kendisini bulmuştur. Bu buluşma uzun yıllar devam etmiş ve başarı grafiği hiç düşmemiştir. Mühremin Çıtır,Laz Bakkal,Tombalak,Saldıray Abi,Zabıta İrfan . . . bu tiplemeler yaşadığımız mahalleden ekrana taşınmış, kendimizi kahramanda bulduğumuz kişilerdir. Bir nevi izleyicinin hayatından hiç kopmamıştır.

Sinema serüvenine Vizontele ile merhaba diyen Erdoğan, ardından Vizontele Tuba ve Organize İşler ile karşımıza çıkmıştır. En büyük başarısını nitekim ilk filmi ile yakalamıştır. Yukarıda bahsettiğimiz kahramanla bütünleşme ve gelenek ile kültürün harmanlandığı bir film olmuştur Vizontele. Çünkü senaryo sağlamdır. Ve son yapıtı Neşeli Hayat ile yeniden iç dünyamıza inen Erdoğan, beklenenin aksine bu defa komedi öğelerinin filmin bütününe yayılmadığı drama türünde bir filme imza atmıştır.

 
Senaryomuz takip edeceğimiz iki olay örgüsünü verir bize başlangıçta. Rıza Şenyurt arkadaşlarından davalarını geri almaları isteyişinin mücadelesi ile karısının erkek kardeşinin evlilik problemini çözmeye çalışmaktadır. Neşeli hayat adlı şirketin mağdurlarından biri olmuş ve hayallerini başka bahara bırakmıştır. Bu sorunları çözerken de Noel Baba kılığında büyük bir oyuncak mağazasının önünde, gelene geçene Noel Baba selamı vermektedir. İç dünyasında fırtınalar yaşarken, dış dünyada sahte gülücüklerle ekmek parasını kazanmaya çalışmaktadır.

Gelir dağılımındaki adaletsizlik, ülkemizin kenar mahallelerinde unuttuğumuz bir gerçek olarak devam etmekte iken, Erdoğan bu gerçeği çok iyi yansıtmıştır. Zengin muhite oyuncak götüren Noel babayı gören çocuklarda, şaşırma yoktur. Diğer taraftan mahallesine giden Rızayı gören arkadaşları çok şaşırmıştır.”Sen buraya uğrar mıydın Noel baba” ,”Seni görmeyeli kaç yıl oldu” gibi repliklerle karşılarlar onu.”Hayat dediğimiz şey, çocukların inandığı yalanlardan daha gerçek değildir” repliğide Rıza'nın bu gerçekliğin farkına varmasından başka bir şey değil.
     
Tiplemeler ve rolleri olay dizisi içinde ahenk içinde hareket etmiştir. Her olay sonrasında senaryonun kollarıyla hatasız buluşmuştur. Senaryo bu bağlamda kusursuz işlemiştir. Rıza karakterine Anadolu şivesiyle ayrı bir tat katmıştır Yılmaz Erdoğan. Bu arada müzikler daha iyi olabilirdi demeden edemiyoruz.

Yazının devamı: www.ikinciperde.com
 
Copyright 2009 İp Medya