19 Aralık 2009 Cumartesi

Metropolis'ten Qatsi Üçlemesine Modernlik ve İnsan

“Modern Proje, sadece günahkârların değil aynı zamanda günahın da olmadığı, yalnızca yanlış seçim yapan insanların değil aynı zamanda bizzat yanlış seçim olanağının da olmadığı bir insani dünyanın mümkün olduğunu koyutluyordu. Şunu Diyebiliriz: Modern proje, nihai anlamda, ahlakî müphemliğin olmadığı bir dünyayı ve bu müphemlik de ahlaki durumun doğal bir özelliği olduğu için, insani seçimleri bu seçimlerin ahlaki boyutlarından koparmayı koyutluyordu. İşte özerk ahlaki seçimin yerine etik yasayı ikam etmenin pratikte vardığı nokta budur.” (1)

Zygmunt Bauman’ın modern projeyle ilgili yukarıdaki tespitleri, modernliğin ahlak anlayışıyla, kutsalın hâkim olduğu dönemlerdeki ahlak anlayışını temel bazı noktalarda ayırır. Bauman’a göre, günahsız – ki günahın adı artık suçtur – bir yaşam vaat eden insanlık tarihindeki tek projedir modern proje. Bu proje, insanların gereksinim ve yeteneklerine göre dünyayı rasyonel bir plan doğrultusunda yaratan bir projedir. Bauman’a göre bu projenin en önemli nirengi noktası bir etik kod yaratma amacı güden ‘yasama’ eylemidir. Etik kodlar tasarlayan yasama, bütün dinlerde olan tövbe ve bağışlanma aracılığıyla insanın özgür iradesiyle seçim yapmasını sağlayan stratejilerin tersine; neyin yapılması, neyin yapılmaması gerektiği ile ilgili insana kesin ve ‘a priori’ bilgi sağlayarak ‘insanı kötülükten koruyan’ bir projedir. Bauman, bu projenin fizibilitesinin totolojik olarak sağlandığını söylüyor. Yani etik kuralların izlenmesi, insana iyilikten başka bir şey getiremezdi ve bu iyiliği sağlayacak olan şey kurallara itaatten başka bir şey değildi.

Bauman’ın üzerinde durduğu yasama ve kurallara itaat aracılığıyla, modernliğin, etik kod yaratma eylemiyle, insanın yaptığı şeyin ahlakî sorumluluğunu üzerinden attığı ve “yasama gücüne” devrettiği bir dünya ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Ancak insanlığın modern tecrübesi, Aydınlanma değerlerinin ve bu değerlerin bir sistem nispetinde zirve yaptığı modern projenin öngördüğü sonuçları ortaya koymadı. 1. Dünya Savaşı bu projenin ilk yıkımlarını ortaya koyuyordu. İki dünya savaşı arasındaki dönem, belki de sırf bu modern projenin yıkımlarının ortaya konmaya başlandığı bir dönem olarak değerlendirilebilir.

Expresyonizm, bu yıkımın net olarak görünebildiği bir sanat akımı olarak o dönemde en dikkat çekici sanat örneklerini verdi. Sinemada da yoğun etkileri görünen bu sanat akımının en olgun ve son örneklerinden birisi olan “Metropolis” filmini, Bauman’ın alıntıladığımız görüşlerinin ekseninde değerlendirmek gerekiyor. Almanların sessiz dönemdeki en ünlü yönetmenlerinden birisi olan Fritz Lang’ın 1927 yapımı bu eseri, bir bilim kurgu, bir distopya ya da tüm türlerin serbest bir karışımı olarak nitelendirilebilir.

Metropolis filmi, sinemanın, modern toplum projesinin problemleri konusunda önemli araştırmalar yapmış ilk filmlerinden birisi olarak değerlendirilebilir. Filmin çeşitli toplumsal, siyasi, mitolojik, dinsel tartışmaları da beraberinde getirmesi bu açıdan bakıldığında sürpriz olmamalı. Ancak Metropolis’te kurulan “mimarinin” ve şehir biçiminin modern toplum kavrayışı ve şehir biçimi ile ilgisi bütün bu tartışmaların çıkış noktası olarak ele alınmalıdır.

Metropolis’te yaratılan şehir bir modern şehir distopyası olarak okunabilir. Şehrin mimari açıdan oldukça farklı ve devasa gökdelenlerinde yaşayan “beyin-kafa”lar ve onların çocuklarıyla, şehrin toprak altında kalan derinliklerinde yaşayan ve şehrin yaşaması için fiziksel emek sarf eden işçiler ve çocukları, Bauman’ın çizdiği “yasa” temelli modern örgütlenmenin bir dışavurumu gibidir. İşçiler birer robot gibi görevlerini sorgulamaksızın ve kendilerine biçilen etik kod çerçevesinde iş yaparken, yöneticiler (beyin) bu etik kodları yasaya çevirir ve itaat mekanizmalarını kurarlar. Modern mega-şehirlerin örgütlenmesi de bu tür bir “işbölümü” aracılığıyla mümkün hale gelir. İşbölümü, herkesin yerini, görevini ve yetkilerini bilmesini sağlayan yasalar yoluyla mümkün olur ancak. Sorumluluk insanın ahlakî bir duruşu değil, yasaya karşı yükümlülüklerini yerine getirmesi demektir sadece. Modern şehirlerin ve toplum yapısının ayırd edici özelliği de bu işbölümünde yatar zaten. Zira işbölümünün içinde yer bulamayan ya da “arıza çıkartanlar” gettolara terk edilirler. Metropolis’te işçiler için olan gettolar, Metropolis’in öngördüğünden çok daha büyük şekilde tüm toplum katmanlarında görünür hale geldiler. Ancak bir farkla; gettolaşma toplumun “yasaya uyan” kahir çoğunluğunda merkezci bir şekilde değil merkezkaç-merkezsiz bir şekilde tezahür etti. Artık her hane bir getto oldu post-modern toplumda.   

Modern projenin en iddialı olduğu alan olan planlama, aynı zamanda, onun kuyusunu kazan bir etmen olarak dikkat çekiyor. Zira insanın hakiki özgürlük isteğiyle; yani iyi ile kötünün “belirlenmesinden” çok daha önce, zaten a priori olarak iyi ile kötü arasından seçim yapma ahlakîliği olan tek varlık olması gerçeğiyle çatışmaktadır modern proje. Yani insan, etik kodların icadından çok daha önce ahlakî bir varlıktır zaten. Seçimlerinin sorumluluğunu alması onu ahlakî yapar. Modern projenin, insanın, kendi seçimlerinden sorumlu olması gerekliliğini, bir iktidara ya da yasamayı yapan güce tevdi etmesi, insan gerçeğiyle örtüşmediği için sorunludur. Modern gettoculuk da, bu anlamda insanî gerçeklikle örtüşmeyen bir şeydir ve kurmaya çalıştığı bütün duvarların ardından ışık sızmasına ve o ışığın büyüyüp o duvarı yıkmasına engel olamaz.  

Metropolis filminde de bu sorun görünür haldedir. Metropolis’in yöneticisi-diktatörü Fredersen’in oğlu Freder şehrin en tepelerinde kurulan “cennet bahçelerinde” eğlenirken, şehrin dibinde yaşayanlardan Maria’nın işçi çocuklarıyla birlikte cennet bahçelerine gelmesi üzerine çok şey değişir.

Freder, âşık olduğu Maria’nın izine düşüp şehrin dibinde işçilerin yaşadıkları ve çalıştıkları yerleri görür. Bildiği dünyadan bambaşka bir dünyadır gördüğü. Robot gibi kendilerine verilen görevleri eksiksiz yerine getiren işçilerin hayatında alttan alta bir beklenti de görünür durumdadır. Modern devasa şehirlerin en belirgin özelliği olan gettolaştırmaya ve modern projenin insanı robotlaştıran kodlarına insan varlığının direnmesi söz konusudur bu beklentide. Maria’nın Kutal Meryem figürü olarak gelecek bir Mesih’i haber vermesi filmin içerisinde bolca görünen Eski Ahit ve Yeni Ahit referanslarından birisidir. Mesih, işçilerle yöneticiler arasında arabuluculuk yapıp sorunu çözecek olan kişidir!

Hıristiyan ayinlerine benzeyen bir ayinde, işçilere Tevrat’taki Babil Kulesi hikâyesini anlatır Maria. Kutsal kitaplarda insanın bitmek bilmez hırsının sembolü olarak Babil Kulesi’nin yapılmasında çalışan işçilerle, Babil Kulesi’nin “beyni” arasında bir süre sonra anlaşmazlık çıkar. Beynin ne istediğini ve amacını, “eller” bilmiyordur çünkü. Tek dil konuşulurken, Tanrı insanların bu kibrine ve hırsına karşılık dilleri çoğaltır ve insanların anlaşmasının önüne engeller koyar. Ancak Lang’ın, Babil Kulesi hikâyesinde öne sürdüğü nokta “beyin” ile “el”in arasındaki iletişim bozukluğu ve anlaşmayı sağlayacak bir şeye ihtiyaç duyulmasıdır daha çok. Bu da “kalp”tir. Babil Kulesi Godfrey Reggio’nun Qatsi Üçlemesinin üçüncü filmi olan Naqoyqatsi’nin giriş bölümünde Brueghel’in bir tablosuna yapılan ağır ağır çevrimde de görünür. Teknoloji, makineler ve bunların temsil ettiği modern mitoloji, insanoğlunun hırslarının ve Babil Kuleleri imal etmekten hiç vazgeçmemesinin dışavurumu olarak Naqoyqatsi, bu hırsın insanlığı getirdiği noktayı da oldukça net görmemizi sağlıyordu. Metropolis’te Babil Kulesi insanın hırsının dışavurumu olarak öne sürülmekle birlikte; Naqoyqatsi’deki gibi umutsuzluğun ve insanın yok oluşunun sembolü olarak değil, sadece toplumsal katmanlar arasındaki anlaşmazlığın bir gösterimi olarak sunulur. Anlaşma hala mümkündür Metropolis’in toplumunda! Metropolis’teki en yüksek kule (Babil Kulesi, ki tepesinde mükemmelliği ve altın-oranı simgeleyen pentagram şekli vardır) iktidarın ve bilgiye sahip olanın oturduğu yerdir. Modern öncesi dönemlerde tapınakların en yüksek binalar olduğu düşünülürse modern dönüşüm, kendisini mimarisinde de görünür kılar. Naqoyqatsi’deki Babil Kulesi, insanın en yüksek hırslarının temsil edildiği yerleri sembolize eder. İkiz Kuleler ve New York’taki devasa yüksek binalar, insanın her şey üzerindeki iktidarını temsil eden ekonomik gücü ima ederken, tek tek insanlara ne olduğunun da hüzünlü anıtları olarak öne çıkarlar. Hep daha yükseklere çıkan Babil Kulelerine sahip oldukça; yatay anlamda iletişimin ve anlaşmanın, dikey anlamda da insanın hakikatinin kaybedildiği bir projedir modern proje.      

kaynak: www.ikinciperde.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

 
Copyright 2009 İp Medya