28 Aralık akşamı Ali Murat Güven’i dinledik AKM’de. “Yeni Şafak” yazarlarından. Sinema eleştirmeni. Feta Girişimi davet etmiş, Sakarya Gönüllü Eğitimciler Derneği ile Sakarya Büyükşehir Belediyesi de katkıda bulunmuş. Her yıl feta değerlerinden biri üzerinde toplantılar düzenliyor Feta; 2009’un değeri olarak “edep” seçilmiş, bu konferans da haliyle edep etrafında idi: “Sinema ve Televizyonda Edep ve Erdem: Sinemanın Değeri ve Değerler Sineması”.
Sinemanın gücü, sinema üzerinden Amerikan tarzı yaşamın dünyaya pompalanışı, insanın yerini teknolojinin alışı… Bunlar başkalarından da duyduklarımız, duyabileceklerimiz. Ama II. Abdülhamit, fotoğrafa meraklı olduğu halde sinemayı ıskalamış. Bu bir iddia. Doğrudur, yanlıştır; düşündürüyor adamı. Yahudiler, Levantenler ise sinema denilen icadı toplum mühendisliği için kullanmışlar. Biz Cumhuriyet’te de hor görmüşüz sinemayı. Ne yönetmenimiz olmuş, ne senaristimiz. Oyuncular, ismen Türk ve Müslüman, aslen değil. Kameramanlar keza, yakın yıllara kadar hep gayrimüslim: Yuvakim Filmerides, Kriton İlyadis… (dipnot: Kriton İlyadis, 1916, Adapazarı doğumlu. Hemşerimiz.) Haliyle anlatılan hayatlar bizim hayatımız olmuyor. Peki, hayatı hayatınıza benzer, özü özünüzle eş bir film makbul bir film midir? Olabilir de, olmayabilir de. Mesele, özde değil, mesajda değil. Özün ortaya nasıl konduğunda. Bunuel’in bir sözünü anıyor Güven: “Niyeti mesaj olan, telgraf çeksin.” Bu konuda ödünsüz. Bir film, izlettirmiyorsa kendini, toprağımızdan söz etse bile onu filmden saymıyor. Dahası var: Kızdığımız Amerikan sinemasının tekniğiyle film çekmemizi düşünüyor. Benim soru işaretlerim var bu konuda. Ama örneği sağlam: Mustafa Akad. Diyor ki Güven: “1976’da çevrildi ‘Çağrı’, ama hâlâ hayranlıkla izliyoruz. Ne koyabiliriz onun üzerine? Hiçbir şey. Belki renklerini parlatabiliriz o kadar.”
Çok sıcak ve çok içtendi Ali Murat Güven. Sinema eleştirmenlerinin beylik klişeleriyle yazmakta iken, yerli sinemaya nasıl uyanmış, bunu anlatırken sanırım o günlerin heyecanındaydı hâlâ. On iki, on üç yaşlarındaki iki kızının müzik kanalı MTV’ye takılıp kalmaları üzdüğü kadar düşündürüyordu da onu: “Ne var bu görüntülerde? Nedir onları çekici kılan?” Özü sağlam bir DVD’yi birlikte izlemeyi önerdiğinde, kızlarından aldığı cevap: “Öff! Kim bilir ne yavaş, ne sıkıcıdır!” da yabana atılmamalı. Rüya Sineması, Beyaz Sinema, Milli Sinema bunlar olumlu şeyler elbette. Ama yetmiyor işte. Büyük kızı, moda tasarımcısı olmak istediğini söylemiş yakınlarda. Güven, sevinmiş baba olarak. “Bizi neden başkaları giydirsin? Kendimizi kendimiz giydirmeliyiz!” diyor. Eşarpta Pierre Cardin’i, Vitali Hakko’nun Vakko’sunu tercih eden hanımları haklı buluyor: Desenler çarpıcı. Renkler uyumlu çünkü. Gel de Tekbir’de bul bu estetiği!
Sözünü esirgemiyor Ali Murat Güven. Sözgelimi Ahmet Uluçay’ı seviyor. Ölümüne üzülmüş. “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak”ı da uzun metrajda ilk filmi olarak başarılı buluyor. Ne ki bunun sadece “merhaba!” olduğunu düşünüyor. Portakal sandıklarından makine yapıp köy yerinde sinema oynatma hikâyesi bir daha, bir daha tekrarlanmaz çünkü. Onunla bir yere varılmaz. “Minimalist sinema, bir yere kadar; yönetmen, evinin, köyünün dışına çıkmalı sonrasında, aileden oyuncularla yetinmemeli, büyük prodüksiyonlar peşine düşmeli, de altında da ezilmemeli. Nuri Bilge Ceylan başlangıçta minimalistti, ama şimdi ‘yalnız ve güzel ülke’sine Cannes’dan ödül getiren bir büyük isim.”
Namaz kılan insanların filmlerde geç görüldüğünü söylüyor Güven. Yer veren ilk yönetmenlerin adlarını saygıyla anıyor: Lütfi Akad, Yılmaz Güney, Halit Refiğ… Sonra gelen Yücel Çakmaklı’lar, Mesut Uçakan’lar, İsmail Güneş’ler, farklı bir sinemanın yönetmenleri, muhafazakârlar; ama önceki üç ismin açtığı kapıdan geçerek geliyorlar. Ne var ki yaptıkları “Minyeli Abdullah”tan öteye gidemiyor. Müslümanların dünyalarını Müslümanlar değil de Özer Kızıltan anlatıyor. Kim Özer Kızıltan? “Müslümanların dünyasını merak eden, onları empatiyle anlamaya çalışan bir sosyalist. İyi niyetli bir sinemacı.”
“Takva”nın vizyonda olduğu günler. 2007 başı olacak, Özer Kızıltan, Sevgili Osman Nuri’nin (Zengin) çocukluk arkadaşıymış, üyesi olduğu kulübün kahvaltılı toplantısına onun daveti üzerine geldi. Ben de çağrılmıştım, başka çağrılmışlar da vardı, üyelerle birlikte yirmi beş kişi kadardık. “Takva” bir tarikat mensubunun parayla karşılaştığında geçirdiği sarsıntıyı anlatan bir film. Yönetmenini bulmuşken neler neler konuşulmuştur diye düşünüyorsunuzdur. Belki de sinemada, hatta edebiyatta dine ve dindara nasıl bakıldığı kurcalanmıştır. Hayır! Öyle olmadı. Sinemanın magazinine dair bir şeyler sorulmak istendi, bunlara da Kızıltan miktarınca cevap verdi, iltifat etmedi. Ötesi fındık fıstık.
Ziyan olmuş bir gündür. Kızıltan’dan yararlanılmamıştır. Osman Nuri’yle o günü sıcağı sıcağına çok konuştuk, hatta fazlasını da. Neyse… Bir işadamımızın toplantı sonrası dediği var ki unutulur gibi değil: “Hoca’m bir film hakkında bu kadar konuşmaya değer mi?” Allak bullak oldum! Hiçbir şey konuşulmadı yahu! Meğer, bu bir şey değilmiş, daha sonra, bir başka mekânda, memleketin hatırlı isimlerinden biri de, fotoğraftan, fotoğrafçılardan söz edildiği bir sıra, “Alt tarafı fotoğrafçı. Büyültmeyin. Futbol mudur fotoğraf?” diyecekti, duyacaktım. Fikir, bu! Zihniyet, bu!
Ali Murat Güven’in konferansı akşam saat 7’de başladı. Eve geldiğimde saat 10’du. Salonun beşte birine, hadi diyelim dörtte birine serpilmiş insandık. Ve üç saat hiç firesiz dinledik. Ali Murat Güven, “Vakti aştık mı?” diye sordu Menderes (Daşkıran) Hoca’ya, verilen cevaba ben de katılırım: “Aşıldığını anlamadık.”
Çok tuhaf insanlar da var şu şehirde!
Sözünü esirgemiyor Ali Murat Güven. Sözgelimi Ahmet Uluçay’ı seviyor. Ölümüne üzülmüş. “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak”ı da uzun metrajda ilk filmi olarak başarılı buluyor. Ne ki bunun sadece “merhaba!” olduğunu düşünüyor. Portakal sandıklarından makine yapıp köy yerinde sinema oynatma hikâyesi bir daha, bir daha tekrarlanmaz çünkü. Onunla bir yere varılmaz. “Minimalist sinema, bir yere kadar; yönetmen, evinin, köyünün dışına çıkmalı sonrasında, aileden oyuncularla yetinmemeli, büyük prodüksiyonlar peşine düşmeli, de altında da ezilmemeli. Nuri Bilge Ceylan başlangıçta minimalistti, ama şimdi ‘yalnız ve güzel ülke’sine Cannes’dan ödül getiren bir büyük isim.”
Namaz kılan insanların filmlerde geç görüldüğünü söylüyor Güven. Yer veren ilk yönetmenlerin adlarını saygıyla anıyor: Lütfi Akad, Yılmaz Güney, Halit Refiğ… Sonra gelen Yücel Çakmaklı’lar, Mesut Uçakan’lar, İsmail Güneş’ler, farklı bir sinemanın yönetmenleri, muhafazakârlar; ama önceki üç ismin açtığı kapıdan geçerek geliyorlar. Ne var ki yaptıkları “Minyeli Abdullah”tan öteye gidemiyor. Müslümanların dünyalarını Müslümanlar değil de Özer Kızıltan anlatıyor. Kim Özer Kızıltan? “Müslümanların dünyasını merak eden, onları empatiyle anlamaya çalışan bir sosyalist. İyi niyetli bir sinemacı.”
“Takva”nın vizyonda olduğu günler. 2007 başı olacak, Özer Kızıltan, Sevgili Osman Nuri’nin (Zengin) çocukluk arkadaşıymış, üyesi olduğu kulübün kahvaltılı toplantısına onun daveti üzerine geldi. Ben de çağrılmıştım, başka çağrılmışlar da vardı, üyelerle birlikte yirmi beş kişi kadardık. “Takva” bir tarikat mensubunun parayla karşılaştığında geçirdiği sarsıntıyı anlatan bir film. Yönetmenini bulmuşken neler neler konuşulmuştur diye düşünüyorsunuzdur. Belki de sinemada, hatta edebiyatta dine ve dindara nasıl bakıldığı kurcalanmıştır. Hayır! Öyle olmadı. Sinemanın magazinine dair bir şeyler sorulmak istendi, bunlara da Kızıltan miktarınca cevap verdi, iltifat etmedi. Ötesi fındık fıstık.
Ziyan olmuş bir gündür. Kızıltan’dan yararlanılmamıştır. Osman Nuri’yle o günü sıcağı sıcağına çok konuştuk, hatta fazlasını da. Neyse… Bir işadamımızın toplantı sonrası dediği var ki unutulur gibi değil: “Hoca’m bir film hakkında bu kadar konuşmaya değer mi?” Allak bullak oldum! Hiçbir şey konuşulmadı yahu! Meğer, bu bir şey değilmiş, daha sonra, bir başka mekânda, memleketin hatırlı isimlerinden biri de, fotoğraftan, fotoğrafçılardan söz edildiği bir sıra, “Alt tarafı fotoğrafçı. Büyültmeyin. Futbol mudur fotoğraf?” diyecekti, duyacaktım. Fikir, bu! Zihniyet, bu!
Ali Murat Güven’in konferansı akşam saat 7’de başladı. Eve geldiğimde saat 10’du. Salonun beşte birine, hadi diyelim dörtte birine serpilmiş insandık. Ve üç saat hiç firesiz dinledik. Ali Murat Güven, “Vakti aştık mı?” diye sordu Menderes (Daşkıran) Hoca’ya, verilen cevaba ben de katılırım: “Aşıldığını anlamadık.”
Çok tuhaf insanlar da var şu şehirde!
9.1.2010
Yeni Sakarya
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder