Bir film benim yüreğimin derinliklerine işleyip beni yeni dünyalara götürüyorsa, bana insanlığın ve insan tecrübelerinin yeni boyutlarını gösteriyorsa, bu benim için sanki ''ilahi'' bir fısıldamadır ışığın yansımasıyla.
OMER MOZAFFAR
Ben Karaçi, Pakistanda doğdum. Genç yaşta ailemle beraber Chicagoya gelmişiz, ondan beride burada yaşıyorum. Bundan dolayı, bir çok akranım gibi devamlı bir sürgün durumu içersindeyim. Chicagonun güneyinde, ben bir pakistanlıyım. Chicagonun geri kalanında, ben bir güneyliyim. Amerikanın geri kalanında, ben bir chicagoluyum. Dünyanın geri kalanında, ben bir Amerikalıyım. Bu bugünlerde ''normal'', degil mi? Biz aynı anda (kayıtsız) yörel ve globaliz.
Hala, benim için en rahat yer bir ortalarda bir oturakta, karanlığın tanınmazlığına gizlenerek bir sinemada oturmak. Çocukken, annem ve babam (ülkeye yeni geldiklerinde) filmlere benide götürürlerdi (bir bakıcı tutmak yerine). Gördüğüm ilk film hatırladığım kadarı ile ''The Exorcist''di. Ben üç yaşlarındaydım. Amitabh Bachchan (*1) filmlerinin açılışlarına Arie Crown Sinemasına giderdik. Siskel ve Ebert (*2) on Sneakin Previews’i izlemeye başladığımda genç bir ilk okul öğrencisiydim. Channel 11'de (PBS) filmler üzerine kritikler yayınlandığından Siskel ve Ebert, Big Bird (*4), Oscar the Grouch (*5) and Mr. Rogers (*6) ile zihnimi genişlettiler.
1977 yılının Mayıs ayında aynı günler içersinde iki tane film açılış yaptı – Yıldız Savaşları ve Çağrı (Peygamber Muhammedin (s.a.v.) hayatı) – bu filmler bütün akranlarımla beraber bir nufusu etkiledi. Ve benim o günden beri hayatımın simpiyotik yolunu belirleyen Film ve Sinemayı birleştirdi. Demek, sadece benim kimliğim aynı anda yörel ve global değilmiş...
Son çeyrek yüzyıldaki olaylar birçok Müslüman Amerikan emsalim ve ben İslam üzerine bilinçli bir seçim yapmaya mecburduk. Düşünün genç bir müslüman olarak büyüdüğümüz haberler: ilk Filistin intifadası, Salman Rushidies olayları, Kızım Olmadan Asla (*7), Saddam Hüseyinin Kuwait işgali, ilk körfez savaşı ve daha sonraki on yıl içersindeki İraklılara yapılan yaptırımlar, Bosna soykırımı, Spike Lee'nin Malcolm X'in yayınlanması, WTC 1 (Dünya Ticaret Merkezi), Schindlerin Listesinin yayınlanması (sadece konusu için değil, ayrıca Steven Spielberg Bosna hakkında dedikleri için (*8)), Çeçenlerin ruslara karşı olan bağımsızlık savaşları, ''Million Man March'' (*9), Kosovalılara yapılan vahşet, Talibanın doğması///yükselmesi, sayısız müslüman ve arabın acayip ''Secret Evidence'' (*10) altında tutuklanması, ikinci intifada, müslümanların 2000'de George W. Bush'a toplu oyları (özellikle ''Secret Evidence''i kaldırmaya söz verdiği için).
Ondan sonra, tabikide 11 Eylül, John Ashcroft (*11) ve ''Patriot Act'' (*12) (''Secret Evidence''den çok daha kötü), sözde Terörle mücadele, savaşı sürdürmek için söylenen yalanlar, ve son olarak, Hüseyin adında bir Afroamerikan başbakanın seçilmesi, Chicagonun güneyinden.
Evet, bu liste kesinlikle basit bir liste; buradaki amaç bir genç müslümanın bakış açısından medyada olup bitenleri göstermek: devamlı bir saldırı. Bunun sonucunda çoğu genç müslüman bir seçime zorunlu hissetti kendini. İslama sahip çıkmak, yeniden formlamak yada terketmek arasında. Özetle, bu kalpteki bir fırtına idi.
Ben ne yaptım? [...] Benim İslamla olan ilşkim 11 Eylülden sonra yapılanmadı. Daha çok 1993 senesinde bir Stateville cezaevinde bir kafeteriyada, Oliver Stone'nun Katil Doğanları izlemek için bulunduğum zaman Kur’an’ı okumaya karar verdim. Bu kadar basitti benim için...
Kuranın anlatım yapısı çoğu batılının kafalarını kaşıyarak, içersinde incil gibi/klasik anlatım yapısı ararken, benim için mükemmel bir uyumdu: Ben zaten geniş bir kurgu görüşünü kendi görüşüme yerleştirmiştim. Kuran eşsizdi.
Kur’an aynı zamanda benim film anlayışımıda zenginleştirdi. Bugüne kadar ki görüşüm, bu her ikisini bir birinden ikisini ayırmak çok zor, bu kadar farklı bir yerde oldukları halde. Genel anlatım tarzından daha çok, bu ikisi bana sukunet getirdi.
11 Eylülden beri konuşma yapmak için ülkenin dört bir yanından çağrılıyorum ve İslamı öğrenmek ve hakkında bilgi edinmek isteyen dinleyicilere konuşma yapmak için. Konuşma sayısı 200 civarında iken saymayı bıraktım. Bazen aynı gün beş ayrı mekanda beş ayrı konuşma yapıyordum. Bu kolay değil. Film hakkında konuşmak kolay. Ama, inanan ve uygulayan biri olarak din hakkında konuşurken, riyakarlık içine düşmemek için dikkat etmeniz lazım, yapmadığını vaaz etmek imkansızdır. Özellikle benim karakterimdeki birisi için. İslam hakkında konuşurken, sorumluluk bir adım ileri geçiyor: sık sık başkaları tarafından işlenen zulümler için özür bekleniyor.
1994 senesinden tuhaf bir anım vardı. Columbia College Chicago'da film öğrencisiydim ve sıkça şehir merkezindeki İslam Merkezine giderdim. Bir cuma günü, iki tane haham merkezi ziyaret etti. Bir israili göçmenin Hebronda bir cuma namazında camiiye girip ateş açmasını kınamak için gelmişlerdi. Orda otururken, niye gelip üzüntülerini belirtmeye kendilerini zorunlu hissediyorlar diye, her görüşten kişinin yahudilerin böyle bir hareketi yanlış bulduğunu bildiği halde gelmelerine şaşırmıştım; özürleri kabul edildi.
Ama, şimdi verdiğim (bazı zaman yorucu) konuşmalarda anlamaya başladım ki insanlar sizin inanc sisteminizin sizi iyi insan olmaya ''çağırdığını'' bildiği halde duymak istiyorlar.
Chicago Üniversitesinde doçentim (bu arada yıllar önce Roger Ebertin ile Film bölümüne yazıldığım yer) ve şehrin değişik yerlerinde yüksek okullarında yarım günlük profesor olarak çalıştım geçen beş yılda. Bu konuşma yaptığım yıllarda, birşey keşfettim, keşfettim ki insanlar senin insanlığını görmek istiyorlar; insanlar senin insanlığınla onların insalığını sardığını görmek istiyorlar. İnsanların kalplerinin hoşnut olması için. İnsanlar sizin özünüzdeki iyiliği biliyor, ama sizden duymak istediklerini duymak zorundalar, kalplerinin hoşnut olması için. Ve, gerçekten yeterince opotünist var sizi ve inançlarınızı karalamakatan bir çıkar elde eden. Globaleşerek, giderek küçülen dünyamızda, biliyoruz ki gittikçe kutuplaşıyoruz ve uzaklaşıyoruz, insan kalbinin değerini unutuyoruz.
Tekrar başa dönelim. Kalbim hızla atmaya başlıyor sinemada güzel bir an görürsem. Kalbim hızla atmaya başlıyor güzel bir kurgu dikkatimi çekince. Kalbim hızla atmaya başlıyor bir oyuncunun hünerlerini görünce. Hele, bir film beni hayal gücümün ötesindeki dünyalara götürürse... Bir film beni iç dünyamda yeni ufuklar açabiliyorsa, bana insanlığın ve insan tecrübelerinin yeni boyutlarını gösteriyorsa, bu sanki ''ilahi'' bir fısıldamadır ışığın yansımasıyla.
(*1) Ünlü hindistanlı bir oyuncu.
(*2) Gene Siskel ve Roger Ebert Chicagolu film eleştirmenleri.
(*3) 1975 – 1996 yılları arasında amerikada bir film eleştiri programıydı.
(*4) Susam Sokağında bir karakter.
(*5) Susam Sokağında bir karakter.
(*6) Fred McFeely Rogers amerikan eğitimci, şarkı sözü yazarı ve televizyoncu. Mister Rogers' Neighborhood diye bir televizyon programı vardı.
(*7) 1991 yapımı amerikan filmi, film Betty Mahmoody'nin kızıyla beraber irandaki kocasından kaçışını anlatıyor.
(*8) Bir reportajdan alıntı:
''Susan Royal: Holocaustdan bu yana, başka soykırımlara teşebbüs edildi – Stalin ve Pol Pot'un yaptığı gibi. Şu anda da insanlığa karşı suçlar işleniyor Bosnada. Toplu mezarlar, çalışma kampları – yine avrupanın ortasında. Bu şimdiki durum bu Schindler'in Listesini yapmanızda etkili oldu mu?
Steven Spielberg: Kesinlikle. Gerçekten bu durum, gelecek yıl yapmak yerine bu yıl yapmamın nedeni...''
Reportajın tamamı için: http://www.industrycentral.net/director_interviews/STSP02.HTM
(*9) Million Man March 16 Ekim 1995 tarihinde Louis Farrakhan başkanlığında afroamerikan müslümanların Washingtonda yaptıkları yüzbinlerin katıldığı bir toplantı.
(*10) Gizli Kanıtlar
(*11) 79. United States Attorney Generali (Amerika Birleşik Devletleri Başsavcı) kabin üyesi ve adalet bakanlığından önce gelen adam. Görev zamanında USA Patriot Actı ve benzeri tartışılan bir çok kanunların altına imzasını attı.
(*12) Terörle mücadeleyi güçlendirmek için yapılan sert kanunlar.
21.1.2010
Omer Mozaffer
blogs.suntimes.com
Çeviren : Omar Welliron (İkinci Perde)
kaynak: ikinciperde.com
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder